ebruli

27/6/2009 - ERKEK DEDİĞİN...

Erkek dediğin;

Seni elinin tersiyle değil avucunun içiyle kavrayacak. Bileceksin ki emin ellerdeyim, başkası tutamaz elimi böyle.

Rahat olacaksın yanında, çok konuşmayacak, beynini didiklemeyecek.

İnce olacak; seni senin kadar düşünecek. Sen onu merak ettiğinde kendisine hesap soruluyor havalarına girmeyecek. Senin inceliğine karşı umursamaz sözler sarf etmeyecek.

Adamın sinirini bozmayacak, cinlerini tepesine çıkarmayacak, sanki sen onun için varmışsın her ne zaman istese emrine amadeymişsin, o ne yaparsa yapsın her istediğinde yanında elinin altında olacakmışsın triplerine girmeyecek.

Sen ona sevgini hissettirdiğinde, sen ona kayıtsız şartsız aşıkmışsın gibi havalara girmeyecek.

Erkek dediğin ilgi gördüğünde ilgiyle, sevgi gördüğünde sevgiyle karşılık verecek.

Erkek dediğin, sen onun için kendine baktığında, sırf ona daha güzel görünmek için giyinip kuşandığında hiçbir şey olmamış gibi davranmayacak.

Ruhunu okşamasını bilecek. Romantik olacak kimi gün habersizce kucağında çiçeklerle çıkıp gelecek. Özel günleri unutmayı marifet sanmayacak.

Kayıtsız olmayacak senin bütün zarafetine karşı. Gerçekten seven bir kadın sevgi ve ilgi bekler, erkeğine verdiği aşkın karşılığında küçük bir tatlı söz, kısa bir mesaj, bir çağrı bile onu mutlu edebilir. Erkek dediğin bütün bunları cebinden para harcıyormuş gibi cimrilikle yapmayacak.

Ben aranmayı, çok aramayı sevmem demeyecek. Her şey kendi istediği gibi olsun istemeyecek. Sadece kendi canının istemesine bağlamayacak her şeyi.

Erkek dediğinin, hissettiğiyle yaptığı şey arasında uçurum olmayacak. Cesur olacak cesur. Seni seviyorum derken korkmayacak, başka şeylerin arkasına gizlenmeyecek.

Seviyorum deyip bir sonraki perdede kaçmayacak, özlüyorum diyorsa gelecek, kaybetmek istemiyorum diyorsa kaybetmeyecek.

Aşksız yatmayacak yatağa ve sen bunu bileceksin. Bir baba şefkatiyle seni alnından öptüğünde bileceksin ki sevgisi geçici ve zayıf değildir.Ve sevgiyle öptüğünde dudaklarından bileceksin ki öpüşün tek sebebi şehvet değildir.

Erkek dediğin yakışıklı olacak, çekici olacak ama bundan çok daha öte bir şey...
Zeki olacak.

Kadının küçük yalanlara, bahanelere inanmayacağını, kendisini kendi gibi tanıdığını bilecek. Kadının zekasını küçümsemeyecek kadar zeki olacak. Zeki olacak, seni bir hamur gibi karmasını bilecek, o hamura kendisi
katmasını da.

Değerlerini bir anlık hevesler uğruna satmayacak.
Namussuzluğunu, ahlaksızlığını ancak ve ancak seninle yataktayken kullanacak.

Erkek dediğin önce sevecek.
Kendini sevmeyen erkekten kimseye hayır gelmez. Bir bakarsın ki yıllar sonra bu adamla ne yatağa sığıyorsun, ne toprağa... Koluna girip gezmesini bileceksin gururla, koynuna alıp sevişmesini de. Babalığını da bilecek, ana-babaya hürmet etmeyi, kadir kıymet bilmeyi, vefakarlığı, fedakarlığı...

Erkek dediğin seni koruyacak,kuşatacak.

O nerede olursa olsun seni koruyacağını bileceksin.
Pısırık olmayacak erkek dediğin. Erkek dediğin erkek olacak.
Seni sadece sen olduğun için sevecek. Parayla pulla, kariyerle, güçle, kimin ne dediğiyle hareket etmeyecek.

Hem sevgilin, hem arkadaşın, hem dostun, hem baban, hem çocuğun olacak, huzurla bağrına basacaksın.

Can Dündar
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/6/2009 - adı hazandır, hüzündür, yanlızlaştırır...


işte böyledir hazan.
güzeldir ama nazlıdır,
çirkindir ama sevimlidir.
solgundur ama sadedir,
üşütür ama sıcaktır.
sonbahar bir şiirle karşılar, bir hüzünle konuk edilir, bir masalla uğurlanır. onu tanımadığınız adreslerde ararken susuzluğunuzda bulur, vahalarda yüreğine dokunur, son nefesinize yetiştirdiği kuru bir yaprakla kaybedersiniz.

artık çoksesliliğin ritmik sıkıntılarını, mevsimini yitirmiş güneşin omuzlarına yükleyip ufuklardan uğurlarken, telâşlı bulutlarla birlikte yalnızlık şarkıları söyleme vakti gelmiştir.
gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.

hepimiz, göğünde yıldızı olmayan gecelerin sabahına zor tebessümler dağıtan, kanatları kırılmış titrek bir hayatın çaresiz çocukları gibiyiz. bir bağbozumunda daha özlemlerimizin arkasına gizlenip, kendi yalnızlığımızın kıyılarında soluklanarak içimizi ısıtacağımız hüzünlü mevsimlerin eşiğindeyiz. sakın! sıcaklığını yaza teslim eden güneşin size sahte gülücükler dağıtan cilveli duruşuna aldanmayın. bundan böyle, vaktini kuşanmış zamanın kollarında bitmek bilmez açmazlarınızı düşünürken, aralık duran pencerenizden teninize değen soğuk rüzgârlarla irkileceksiniz. ve hazan, yüzüne kapanan her pencereyle biraz daha kuşatacak yaşamınızı. ne düşünmesi gerektiğini düşünen kararsız ruh halinizin boşlukta bıraktığı anlamsız izler, bakışlarınızla birlikte balkon demirlerinin aralıklarından sıyrılıp sararmış yapraklarla sokaklara saçılacak. bekleyen de-beklenen de, gelen de - getiren de, giden de-götüren de yaşamınızın kuytu köşelerinde yankılanan cılız, ama zarif bir ses gibi en beklenmedik anda her köşe başında karşınıza çıkan sonbahar olacak.

gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır. serseri kaldırımlarda hayatlarının gölgesine basmadan yürüyen telâşlı insanlar, heyecanlı bulutların beklenmeyen gürültülerinden ürkerek üzerlerine boşalttığı yağmurdan süratle kaçarken, kalplerini bile yormadan düşüncelerinizi çiğneyecekler. cümlelerinizin canı yanacak, yaşamlarınızın kenarını gözyaşlarınız ıslatacak, yine de düşüncelerinizle âşık olduğunuzu, düşüncelerinizle ağladığınızı, düşüncelerinizle mest olduğunuzu, düşüncelerinizle yıkıldığınızı, düşüncelerinizle yalnızlaştığınızı hazandan başka kimseler bilmeyecek. hayatınız kendine küsse bile kimse size yeni bir hayat hediye etmeyecek.
gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.
kıyıda-köşede kalan siyah beyaz fotoğraflarımıza bakıp geçmişteki taze hayatlarımızı özlemek en çok bu mevsimde yakışacak bizlere. ve hepimiz, önümüzde duran fotoğraf karesine yaşamını bırakarak dönemeyeceği diyarlara göç edenlerin bugün aramızda olmayışını, karşı parktaki ağaçlardan toprağa savrulan kuru yapraklarla anımsayacağız. belki de bu, gidenleri son görüşümüz. ve gidecek olan kendimize, geride kalacak son bakışımız. bir sonraki sonbahara bizsiz kavuşacak dostlarımızla baktığımız son fotoğraf karesi. kim bilir, belki de bu son veda(mız)!

gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.

sonbahar, üzerinde ayak izlerinizi belli etmeden sessizce yürüdüğünüz mevsimin adıdır. hangi kapıyı çalmaya yeltenseniz hüzün kapı aralıklarından size bakıp yalnızlığı yanınıza yoldaş edecektir. ve siz, başını iki elinin arasına alıp güneşin batışını üşüyerek izleyen insanların sımsıcak özlemler büyütmesi gibi umutla bakacaksınız hayata. bütün yolları ölümle kesişen yaşamların otobüs camlarına başlarını yaslayıp uzun uzun hayaller kurması gibi anlık bir yansımayla geçecek günleriniz. hayallerinizin sınırsızlığına yetişemeden son durağa varacaksınız. ve yaşamınız, iki damla gözyaşıyla topraklara savrulacak! eninde sonunda her şey, yitiğini arayan sahipsiz aşklar gibi güz olup, solgun renkleriyle sessizliğe bürünecek. sakın! olan-biten her şey için güz geçimlerini, bağbozumlarını ve kaybettiğiniz masum yüreklerinizi suçlamayın. sonbaharın bunca telâşı, çekip gidenlerin ardından kılcal damarlarında aşk dolaşmayan ve konuşacak sözü olmayan adamların elinde hayatlarımızın adresi belirsiz mektuplar gibi ortalarda kalmaması içindir.

gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.
biliyorum! 'yaşamak büyüdüğünden beri, hayatı hep küçük gördü'
ama yine de, bizi şehrin kaoslarında bar başımıza bırakıp, duygularımıza palyaço elbiseler giydiren mevsim sonbahar değil. yeter ki biz, mevsimin karşı kıyısından bize doğru koşan hüznümüze yabancılaşıp kendi yalnızlığımızı taşlamayalım.

gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.
eğer nisan’a ve kırkikindi yağmurlarına yeni bir hayat için eskilerini boşluklara cömertçe savuran güz kadar âşıksanız, yüzü baharlara dönük kardelenleriniz elbette ki açacaktır. ve sizler, kışı görmeden baharlarda uykularından uyanan papatyalar kadar neşeli açacaksınız. eğer; kendiniz olmak ve kendiniz kalmak için, bütün değerlerini ayaklarınızın altına seren sonbahara sırtınızı dönerseniz, yüzü ateşe dönük bir zakkum, rüyalarında kâbuslar gören bir avare olup, ‘seviyor-sevmiyor’ diyerek yapraklarınızı bir bir kopartan adamların ellerinde parçalara ayrılırsınız. seviyor diyenlerin parmaklarında aşktan geriye kalan yangın yeri gibi külleşirsiniz, ‘sevmiyor’ diyenlerin parmaklarında, hayal kırıklıklarından geriye kalan gözyaşlarıyla kuraklaşırsınız.
ne sokaklarda izinize rastlanacak bir adımınız, ne de hayata değer düşülmüş bir adınız kalır. yenilgilerinizin altında ezilir, mevsimsiz geçen günlerinizin zindanlarında baharı kapısından kovalayıp, baharın gelmesini sabırsızlıkla bekleyen mevsimsiz, şaşkın mahkûmlardan olursunuz.

gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.
oy yüreğim! zor mevsimlerde yaşamak zordur deyip de sakın korkma! her şey, kaf dağında ölen ankanın kanatlarında hiçbir zaman ulaşamayacağımız yerlerde yok olmadı. bil ki gelen hazansa, ya getirdiği vardır, ya da gelmesi bile yalnızlığına yetmiştir. sakın üzülme! zamana yenildiğini düşünsen de nisan yağmurları gibi kendi saflığının içine akıttığın damlaların her zaman olacaktır. yeter ki sen, kendi yaşamının yağmurlarında ıslanma fırsatlarını kaçırma!

gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.
ömrünüzde batmakta olan güneşe doğru dar sokaklardan yürüyerek içine girebildiğiniz bir gün aralığı varsa ve adı sonbaharsa bilin ki, nerede biteceği belli olmayan uzun-kısa belirsiz bu hayat yolculuğunda yaşadım diyebileceğiniz bir gününüz vardır.

21 eylül 2002

‘sonbahar masumdur.’ hayat, ağaçların dallarından savrulan sevdalarınızla can bulur.
’sonbahar sevimlidir.’ sizlere yazdan sıyrılan lodosların telâşlı bulutlarda yağmur aramalarını izletir.
’sonbahar hüzünlüdür.’ iki elinizi paltolarınızın yan ceplerine soktuğunuzdan beri, ayaklarınızın altına serdiği sararmış yapraklarla bir başınıza yaptığınız düşünceli yürüyüşlerinize eşlik eder.
’sonbahar son bakıştır.’ çöllerde leylasını arayan mecnun misalî ufuklara başınızı çevirtir, güneşin solan yüzünü izletirken de içinize hiç olmadığı kadar veda sözcükleri doldurur.
’sonbahar belli ki bir hatırlatıştır.’ yere düşen her yaprak, kuruyan her ağaç aslında hep kaçtığınız, ama kaçtıkça yaklaştığınız ‘o’ son günün en büyük tanığı ve en büyük habercisidir.

işte böyledir hazan.
’güzeldir ama nazlıdır.
çirkindir ama cilvelidir.
solgundur ama sadedir.
üşütür ama sıcaktır.
sonbahar bir şiirle karşılanır, bir hüzünle konuk edilir, bir masalla uğurlanır.
onu tanımadığınız adreslerde ararken susuzluğunuzda bulur, vahalarda yüreğine dokunur, son nefesinize yetiştirdiği kuru bir yaprakla kaybedersiniz.

sonbahar masumdur.
sonbahar sevimlidir.
sonbahar hüzünlüdür.
sonbahar son bakıştır.
sonbahar belli ki bir hatırlatıştır.

adı hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.



ALINTIDIR...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/6/2009 - adı hazandır, hüzündür, yanlızlaştırır...


işte böyledir hazan.
güzeldir ama nazlıdır,
çirkindir ama sevimlidir.
solgundur ama sadedir,
üşütür ama sıcaktır.
sonbahar bir şiirle karşılar, bir hüzünle konuk edilir, bir masalla uğurlanır. onu tanımadığınız adreslerde ararken susuzluğunuzda bulur, vahalarda yüreğine dokunur, son nefesinize yetiştirdiği kuru bir yaprakla kaybedersiniz.

artık çoksesliliğin ritmik sıkıntılarını, mevsimini yitirmiş güneşin omuzlarına yükleyip ufuklardan uğurlarken, telâşlı bulutlarla birlikte yalnızlık şarkıları söyleme vakti gelmiştir.
gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.

hepimiz, göğünde yıldızı olmayan gecelerin sabahına zor tebessümler dağıtan, kanatları kırılmış titrek bir hayatın çaresiz çocukları gibiyiz. bir bağbozumunda daha özlemlerimizin arkasına gizlenip, kendi yalnızlığımızın kıyılarında soluklanarak içimizi ısıtacağımız hüzünlü mevsimlerin eşiğindeyiz. sakın! sıcaklığını yaza teslim eden güneşin size sahte gülücükler dağıtan cilveli duruşuna aldanmayın. bundan böyle, vaktini kuşanmış zamanın kollarında bitmek bilmez açmazlarınızı düşünürken, aralık duran pencerenizden teninize değen soğuk rüzgârlarla irkileceksiniz. ve hazan, yüzüne kapanan her pencereyle biraz daha kuşatacak yaşamınızı. ne düşünmesi gerektiğini düşünen kararsız ruh halinizin boşlukta bıraktığı anlamsız izler, bakışlarınızla birlikte balkon demirlerinin aralıklarından sıyrılıp sararmış yapraklarla sokaklara saçılacak. bekleyen de-beklenen de, gelen de - getiren de, giden de-götüren de yaşamınızın kuytu köşelerinde yankılanan cılız, ama zarif bir ses gibi en beklenmedik anda her köşe başında karşınıza çıkan sonbahar olacak.

gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır. serseri kaldırımlarda hayatlarının gölgesine basmadan yürüyen telâşlı insanlar, heyecanlı bulutların beklenmeyen gürültülerinden ürkerek üzerlerine boşalttığı yağmurdan süratle kaçarken, kalplerini bile yormadan düşüncelerinizi çiğneyecekler. cümlelerinizin canı yanacak, yaşamlarınızın kenarını gözyaşlarınız ıslatacak, yine de düşüncelerinizle âşık olduğunuzu, düşüncelerinizle ağladığınızı, düşüncelerinizle mest olduğunuzu, düşüncelerinizle yıkıldığınızı, düşüncelerinizle yalnızlaştığınızı hazandan başka kimseler bilmeyecek. hayatınız kendine küsse bile kimse size yeni bir hayat hediye etmeyecek.
gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.
kıyıda-köşede kalan siyah beyaz fotoğraflarımıza bakıp geçmişteki taze hayatlarımızı özlemek en çok bu mevsimde yakışacak bizlere. ve hepimiz, önümüzde duran fotoğraf karesine yaşamını bırakarak dönemeyeceği diyarlara göç edenlerin bugün aramızda olmayışını, karşı parktaki ağaçlardan toprağa savrulan kuru yapraklarla anımsayacağız. belki de bu, gidenleri son görüşümüz. ve gidecek olan kendimize, geride kalacak son bakışımız. bir sonraki sonbahara bizsiz kavuşacak dostlarımızla baktığımız son fotoğraf karesi. kim bilir, belki de bu son veda(mız)!

gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.

sonbahar, üzerinde ayak izlerinizi belli etmeden sessizce yürüdüğünüz mevsimin adıdır. hangi kapıyı çalmaya yeltenseniz hüzün kapı aralıklarından size bakıp yalnızlığı yanınıza yoldaş edecektir. ve siz, başını iki elinin arasına alıp güneşin batışını üşüyerek izleyen insanların sımsıcak özlemler büyütmesi gibi umutla bakacaksınız hayata. bütün yolları ölümle kesişen yaşamların otobüs camlarına başlarını yaslayıp uzun uzun hayaller kurması gibi anlık bir yansımayla geçecek günleriniz. hayallerinizin sınırsızlığına yetişemeden son durağa varacaksınız. ve yaşamınız, iki damla gözyaşıyla topraklara savrulacak! eninde sonunda her şey, yitiğini arayan sahipsiz aşklar gibi güz olup, solgun renkleriyle sessizliğe bürünecek. sakın! olan-biten her şey için güz geçimlerini, bağbozumlarını ve kaybettiğiniz masum yüreklerinizi suçlamayın. sonbaharın bunca telâşı, çekip gidenlerin ardından kılcal damarlarında aşk dolaşmayan ve konuşacak sözü olmayan adamların elinde hayatlarımızın adresi belirsiz mektuplar gibi ortalarda kalmaması içindir.

gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.
biliyorum! 'yaşamak büyüdüğünden beri, hayatı hep küçük gördü'
ama yine de, bizi şehrin kaoslarında bar başımıza bırakıp, duygularımıza palyaço elbiseler giydiren mevsim sonbahar değil. yeter ki biz, mevsimin karşı kıyısından bize doğru koşan hüznümüze yabancılaşıp kendi yalnızlığımızı taşlamayalım.

gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.
eğer nisan’a ve kırkikindi yağmurlarına yeni bir hayat için eskilerini boşluklara cömertçe savuran güz kadar âşıksanız, yüzü baharlara dönük kardelenleriniz elbette ki açacaktır. ve sizler, kışı görmeden baharlarda uykularından uyanan papatyalar kadar neşeli açacaksınız. eğer; kendiniz olmak ve kendiniz kalmak için, bütün değerlerini ayaklarınızın altına seren sonbahara sırtınızı dönerseniz, yüzü ateşe dönük bir zakkum, rüyalarında kâbuslar gören bir avare olup, ‘seviyor-sevmiyor’ diyerek yapraklarınızı bir bir kopartan adamların ellerinde parçalara ayrılırsınız. seviyor diyenlerin parmaklarında aşktan geriye kalan yangın yeri gibi külleşirsiniz, ‘sevmiyor’ diyenlerin parmaklarında, hayal kırıklıklarından geriye kalan gözyaşlarıyla kuraklaşırsınız.
ne sokaklarda izinize rastlanacak bir adımınız, ne de hayata değer düşülmüş bir adınız kalır. yenilgilerinizin altında ezilir, mevsimsiz geçen günlerinizin zindanlarında baharı kapısından kovalayıp, baharın gelmesini sabırsızlıkla bekleyen mevsimsiz, şaşkın mahkûmlardan olursunuz.

gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.
oy yüreğim! zor mevsimlerde yaşamak zordur deyip de sakın korkma! her şey, kaf dağında ölen ankanın kanatlarında hiçbir zaman ulaşamayacağımız yerlerde yok olmadı. bil ki gelen hazansa, ya getirdiği vardır, ya da gelmesi bile yalnızlığına yetmiştir. sakın üzülme! zamana yenildiğini düşünsen de nisan yağmurları gibi kendi saflığının içine akıttığın damlaların her zaman olacaktır. yeter ki sen, kendi yaşamının yağmurlarında ıslanma fırsatlarını kaçırma!

gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.
ömrünüzde batmakta olan güneşe doğru dar sokaklardan yürüyerek içine girebildiğiniz bir gün aralığı varsa ve adı sonbaharsa bilin ki, nerede biteceği belli olmayan uzun-kısa belirsiz bu hayat yolculuğunda yaşadım diyebileceğiniz bir gününüz vardır.

21 eylül 2002

‘sonbahar masumdur.’ hayat, ağaçların dallarından savrulan sevdalarınızla can bulur.
’sonbahar sevimlidir.’ sizlere yazdan sıyrılan lodosların telâşlı bulutlarda yağmur aramalarını izletir.
’sonbahar hüzünlüdür.’ iki elinizi paltolarınızın yan ceplerine soktuğunuzdan beri, ayaklarınızın altına serdiği sararmış yapraklarla bir başınıza yaptığınız düşünceli yürüyüşlerinize eşlik eder.
’sonbahar son bakıştır.’ çöllerde leylasını arayan mecnun misalî ufuklara başınızı çevirtir, güneşin solan yüzünü izletirken de içinize hiç olmadığı kadar veda sözcükleri doldurur.
’sonbahar belli ki bir hatırlatıştır.’ yere düşen her yaprak, kuruyan her ağaç aslında hep kaçtığınız, ama kaçtıkça yaklaştığınız ‘o’ son günün en büyük tanığı ve en büyük habercisidir.

işte böyledir hazan.
’güzeldir ama nazlıdır.
çirkindir ama cilvelidir.
solgundur ama sadedir.
üşütür ama sıcaktır.
sonbahar bir şiirle karşılanır, bir hüzünle konuk edilir, bir masalla uğurlanır.
onu tanımadığınız adreslerde ararken susuzluğunuzda bulur, vahalarda yüreğine dokunur, son nefesinize yetiştirdiği kuru bir yaprakla kaybedersiniz.

sonbahar masumdur.
sonbahar sevimlidir.
sonbahar hüzünlüdür.
sonbahar son bakıştır.
sonbahar belli ki bir hatırlatıştır.

adı hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.



ALINTIDIR...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/8/2008 - komiiiiiikk...

BURCLARIN ARAPCASI :)))

KOC - Davar-ül Kurban
BOGA - Sığır-ül Camış
İKİZLER - Adem-ül Çift-i Aynen
YENGEC - Mahlükatül Böcekvari
ASLAN -Mahlükat-ül Vahşi
BASAK- Nebat-ül Arpa-ü Yulaf
TERAZİ - Endaze-i Kantar
AKREP - Haşarat-ül Zehr-i Zıkkım (BU COK IYI YAAAA :)))))
YAY - Silah-ül Zemberek
OGLAK - Davar-ül Veled-i İnat
KOVA - Damacana
BALIK - Mahsülat-ı Derya
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/8/2008 - şimdiki veletler...



Öğretmen, 8-10 yaşındaki erkek çocukları biraraya toplamış, nezaket, görgü kuralları ve yaşam dersleri veriyormuş.
'Michael' demiş, 'Genç bir hanımla ilk kez akşam yemeğine çıkıyorsun. Masaya oturdunuz ve tam o sırada senin çişin geldi. Kız arkadaşına ne dersin ?'
Michael hiç düşünmeksizin yanıtlamış:
'Bir dakika, çişimi yapmam lazım.'
Öğretmen gülümsemiş:
'Ama bu pek kaba olmadı mı ? Şöyle daha kibar bir şekilde söylesek ?'
'Sherman, sen söyle bakalım ne dersin ?'
Sherman biraz düşünmüş:
'Çok özür dilerim, tuvalete gitmem gerek, hemen döneceğim.'
Öğretmen onaylamış:
'Bakın bu daha iyi oldu. Ama yine de yemekteyken tuvalet kelimesini kullanmasak, ne dersiniz ?'
'Edward, sen söyle bakalım, nasıl izin alırsın kız arkadaşından ?'
Edward kendinden emin:
'Sevgilim, bana bir dakika müsaade eder misin ? Çok eski bir arkadaşımla bir el sıkışacağız. Hem durum uygun olursa yemekten sonra seni onunla tanıştırabilirim de !'
Öğretmen bayılmış...
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

her telden...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
Aslı Aykaya
darthvader2000
http://www.promoindir.com/mp3-sebnem_Ferah--Sil_Bastan--133.html